SESLI SOHBET GIRISI

KIZIL ELMA BoZKuRTLaRSeSLi.NeT Seslichat Seslisohbet

BÖRTECINE
Tarih: Temmuz 14th, 2012 at 2:24 pm

KIZIL ELMA

Türkler, özellikle Oğuz Türkleri arasında cihan hâkimiyetinin sembolü olarak ifadesini bulmuş bir mefhum veya mefkuredir. Kızılelma, Türklerin yaşadıkları bölgeye göre batı yönünde ulaşılması gereken bazen bir belde, bazen de bir ülkedeki taht veya mabet üzerinde parıldayan veya cihan hâkimiyetini temsil eden som altından yapılmış kızıl renkli altın bir yuvarlak yahut top olarak tahayyül edilmektedir.

Bu altın top bazen zaferin işareti, bazen hâkimiyetin sembolü, bazen de fethedilmek üzere hedef seçilen yerin sembolü olarak ifade olunmuştur. Türklerde çok eski inanç ve töreye dayanan Kızılelma, Türkistan sahasından Hazar denizinin doğusundan gelen Oğuzların, Hazar kağanının ipek çadırının üzerinde hâkimiyetin ifadesi olarak bulunan altın top (Kızılelma’yı) ele geçirmeyi ülkü edinmişler.

Buradan İran’da hüküm süren Türk boylarına, oradan da Osmanlılara geçmiştir. Osmanlı Türk devletinin Macaristan’da bulunan Kızılelma’yı bulup ele geçirmelerinden sonra fethetmek istedikleri yerlerde bir Kızılelma’nın varlığına inandığı ve bu uğurda mücadele ettiği görülmektedir. Türkler, inandıkları Tek Tanrı’nın dünya hâkimiyetini kendilerine ihsan ettiğine iman etmişlerdi. Bunu Bilge Kağan’ın ; “Tanrı irade ettiği için tahta oturdum; dört yandaki milletleri nizama soktum” sözlerinden de anlamaktayız. Yine Bilge Kağan’ın ağzından Türk imanı şöyle ifade edilmekteydi; Türk Tanrısı, milleti yok olmasın diye babam İlteriş Kağan’ı ve anam İl Bilge Hatun’u gökten tutup yükseltmiştir.

Oğuz Kağan’ın doğumundan itibaren ilâhî bir nurla beslendiği tarihî ve efsanevî kaynaklarda yer almaktadır. Oğuz Kağan’ın Tanrı tarafından ilâhî kudretle techiz edilmesinin yanında yardımcısı ve rehberi de aynı kaynaktan beslenmiştir. Gökten indirilmiş Gök-Börü (Bozkurt) Oğuz’un seferleri sırasında ona kılavuzluk yapar. Oğuz Destanı’nda geçen şu mısralar bunu en güzel şekilde izah etmektedir:

“Ben sizlere oldum kağan

Alalım yay ile kalkan

Nişan olsun bize buyan

Bozkurt olsun bize uran”

Turdı Han’ın 598 yılında Bizans İmparatoru Maurikianur’a gönderdiği mektupta geçen ; “Dünyada yedi iklimin efendisi ve yedi ırkın kağanı…” ibaresi ile Tuna Bulgarlarının hanı Melemir Han’ın kendisi ve şahsında ifadesini bulan Türkler için kullandığı; “Tanrı tarafından gönderilmiş Tanrı’ya benzer Melemir Han…” ifadesi Türk milletinin İslâmiyet’ten önceki dönemde Tanrı tarafından kutlu kılınmış olduğu inancını göstermektedir. Bu ve buna benzer çeşitli inançlar, Türklerin İslâmiyet’i kabul etmelerinden sonra da devam etmiştir. Kendilerini Tanrı tarafından dünya nizamını sağlamak için gönderildiklerine inanmışlardır. Zira Türk insanının mücadeleci ruhu ve cihan hâkimiyeti ülküsü İslâmî inanışa da uygundu. İslamiyet’ten önce kahramanlara verilen alp’lik unvanı, İslâmiyet’ten sonraki dönemlerde alp-eren şeklini alıyor, böyle hayat buluyordu. “Benim Türk adını verdiğim ve şarkta yerleştirdiğim bir ordum vardır.

Bir kavme gazaplandığım zaman onları o kavmin üzerine saldırtırım” mealindeki hadis-i kutsi, İslâm dünyasında Türkler hakkında söylenen rivayet ve kehanetlere örnektir. Hz.Muhammed’in ; “Horasan’da Arap olmayan, güzel yüzlü hâkim bir insan zuhur edecek; onun adı da benimki gibi Muhammed olacak ve Büveyhilerin baskısına son verecektir. Horsan’dan Büyük Dervazat’a kadar fetihler yapacak. Irak, İran ve Mekke hutbelerinde adı okunacaktır ” mealindeki hadis ile “Türkler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayınız” mealindeki hadisler bütün İslâm dünyasında dilden dile yayılmaktaydı.

Türkler, gerek İslâmiyet’ten önceki GökTanrı inancı zamanında, gerek İslâmî dönemde kendilerinin Tanrı tarafından dünyaya hükmetme ve adaleti sağlamak için yaratıldıklarına ve hayat felsefesinin bu düşünce ile şekillenmesi gereğine inanmışlardır. Eski dönemlerden itibaren dünya nizamını sağlamak üzere mücadele eden Türk milleti, islâmiyet’i kabul ederek maddî ve manevî yönden bir yükselişe erişmişlerdir.

İdeallerini, kendilerinin dünya nizamını sağlama ülkülerini bu iman kaynağından beslemişlerdir. Bu kaynak Kızılelma’nın manevi yönünü teşkil eder. Tarih ilminin tespit ettiği ve kendine mahsus ileri bir kültür örneği olan Bozkır kültürü , M.Ö. l500-l700 yılları arsında teşekkül eden ve yaşayan örnek bir kültür olarak bilinmektedir. Atın ehlileştirilmesi ve demirin ileri bir teknikle işlenmesi bu kültürün önemli özelliğidir. Mücadeleci bir yapıya sahip olan Türk milleti, bunun gereği olarak ihtiyaçları ölçüsünde seyyar evler, hastahaneler ve eğitim kurumları yapıyorlardı. Bu hâl onların kolay hareket etmelerine, mekân değiştirmelerine imkân sağlıyordu. Bunun yanında medeniyetin ölçüsü sayılan giyinme, en pratik ve en kullanışlı seviyededir. Madde ile ruh, mazi ile hâl ve muhafazakârlık ile inkılâpçılık , Türk insanının yapısında öyle kaynaşmıştır ki, bu kaynaşmanın eseri, siyasî, içtimaî ve hukukî nizam, Türk devletlerinin ihtişamında belirerek yüzyıllarca yaşamış ve milletin yaşamasını sağlamıştır.

Bu birleşme, Türk milletinin sosyal yapısı ile yakından ilgilidir. Sosyal yapının çekirdeği olan ailenin sağlam olması, bunun uruğ, boy, budun şeklinde teşkilâtlanması, buradan devletin doğmasına ve devlet kanalıyla bir milletin ideallerini gerçekleştirmesi sonucunu getirmektedir. Aile, uruğ, boy ve il (Devlet)in sağlam teşkilâtlanması bir yandan millî ideallerin ve mefkûrelerin birliğini sağlıyor, bir yandan da Türk ruhundaki dinamizm ve hürriyet fikrinden olsa gerek, büyük devletlerin kurulması yanında parçalanmayı da beraberinde getiriyordu. Bu tarz katı devletçilik şekli, âdeta kendi arasında bir yarışa zemin hazırlıyor, Türkün Kızılelma’ya gitmesini daha da dinamik kılıyordu. Türk milletinin sosyal yapısı, sosyal yapıyı ayakta tutan maddî ve manevî dinamikler, onların Kızılelmaya yol almalarını gerektirmekteydi. Binlerce yıldan beri milletin şuuraltına yerleşen bu duygu, tarihî dönemler itibariyle yeniden zuhur ediyor, yeniden millete hayat veriyordu. Onların hayata sıkı sıkıya bağlanmalarını ve kendi dinamiklerini korumalarını sağlıyordu. Oğuz Han’dan Alparslan Türkeş’e kadar Kızılelma ülküsü Türk milletinin var olma ve idare etme idealinin en üst seviyede olmasına işaret sayılır. Oğuz Kağan, hâkimiyetin sembolü olarak altın evini kurar, altın evin kurulmasından sonra sefere çıkar. Bozkurtlar’ın “Büyük Yürüyüş’ü”

Malazgirt’e doğru

Yazı içinde seyahati özet olarak anlattım. Ama, bizim Malazgirt seyahatimiz enteresan olaylarla dolu geçti. Bunları okuyucuyla paylaşmak istiyorum. Elâzığ’dan yola çıkarken bu defa yanımızda Bayrak Şairi Arif Nihat Asya, büyük mütefekkir, milliyetçi gençliğin idealist ağabeyi Galip Erdem, son devrin yetiştirdiği en büyük destan şairlerinden dostum Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu ve ülküdaşım, şair Göktürk Mehmet Uytun da vardı. Bu seyahat elbette tadından yenmeyecek bir letafette geçecekti. Yolda, Bingöl dağlarına doğru minibüsümüz tırmanırken Erdem Dereli, Bingöl Çobanları adlı şiiri okumağa başladı. Duygulanan Arif Nihat hoca da kendi şiirlerinden okudu…

Bir ara, birden Galip Erdem ile Arif Hoca arasında hava setleşti.Sebep, eski komünistlerin şiirlerinin gençlere öğretilip, öğretilmeyeceği konusu idi…Zaman gece yarısı idi ve biz dağ yollarında ilerliyorduk. Zannediyorum üstatlar oldukça yorgun ve sinirleri gergindi. Arabayı durdurduk, inerek biraz hava aldık, sonra yola devam ettik. Gördüm ki, milliyetçiler pek çok konu üzerinde, henüz anlaşamıyorlar. Yani bir KADRO olamamışız.

Elâzığ’dan yola çıkarken, karnımızın acıkacağı hiç aklımıza gelmemişti. Yanımıza hemen hiç yiyecek almamıştık. Bir ara yolu kaybettik, yol uzadı… Gece karanlığında, patikaya benzer bir yolda gidiyorduk. Sol tarafımızda tepeler, sağ tarafımızda dereye benzer bir akar su vardı. Tepeden bazı yerlerde kayalar yuvarlanmış, yolu kapatıyordu. Önde oturan, en gencimiz Yaşar Okuyan, zaman zaman iniyor, bu kayaları sağa sola çekerek arabaya yol açmağa çalışıyordu. Sağ tarafta, ağaçların arasından sızan bir ışık gördük. Yaşar, oraya doğru indi.Bize:”gelin, burada bir lokanta var.” diye bağırdı.

Etrafta ne ev vardı ne de köy.Yol ise işlek bir yol değildi. İndik. Adamlar bir mağara kazmışlar, yere küçük hasır iskemleler yerleştirmişler. Dipte büyük bir tencere kaynıyor, altında odunlar yanıyor. Mağaranın bir köşesine ise bir koyun bağlamışlar, öylece duruyor. Buranın işletmecisi olduğunu öğrendiğimiz bir adam, bize garip garip bakıyordu.

‘’Burası nedir?” diye sorduk. Adam:”Burası âbıhayat lokantası.” dedi. İlerde bir akarsu varmış, adı âbıhayat çeşmesiymiş. Burası onun adını almış. Gece yarısını çoktan geçmiş, tencerede türlü yemeği kaynıyordu…

Erdem, tencereyi açtı, içinde et arıyordu. Adam her halde et koymayı unutmuş(!). Ama hepimiz açlıktan olacak, adamın tenceresindeki türlüyü, et var mı yok mu demeden bitirdik. Galiba, Arif hoca adama, koyunu kesip kesemeyeceğini sordu. Lokantacı:”Keserim ama, iki gün beklemeniz lâzım.” diye sözde şaka yaptı. Sabaha karşı, geniş bir asfalt yoldan Malazgirt’e girdik. Yüzlerce otobüs kamp yerini doldurmuştu. Müthiş bir soğuk ve ayaz vardı. Bizi, oranın organizasyonunu üstlenen, 80 ihtilâlinden sonra insanlık dışı işkencelere uğrayan, doğunun fedakâr evlâdı, dostum Yılma Durak karşıladı. Kendisi bir battaniyeye sarınmış, üşümemeğe çalışıyordu.

Ülkücüler, gece yarısını çoktan geçmesine rağmen, etrafı bir bayram yerine çevirmişlerdi. Marşlar söyleniyor, oyunlar oynanıyordu, halaylar çekiliyordu. Ertesi gün merasim yerine gittik. Temel atma töreninde, gazeteci kimliğim olduğu için, törene katılan yetkililerin yanında idim. Cumhurbaşkanı olarak Cevdet Sunay, genel kurmay başkanı olarak da 1971 muhtırasıyla, Süleyman Demirel’in şapkasını eline veren Memduh Tağmaç vardı.Parti ileri gelenlerinden ise, her millî günde olduğu gibi, sadece Türkeş… Daha önce Tağmaç’ı, Türkeş bana anlatmıştı.Orada yakından gördüm; merhum davranışları ve konuşmasıyla tam bir devlet adamı idi…

Malazgirt’i bize, orada tanıştığımız 16-17 yaşlarında Alparslan Türeli isimli genç gezdirdi. Çevreyi ve ilçenin yukarısındaki buz gibi suyu olan barajı, Malazgirt kalesini, savaşın yapıldığı alanı dolaştık. Bilmiyorum, şimdi gene öyle mi; orada aileler ilk doğan erkek çocuklarına Alparslan ismini verirlermiş. Alparslan Türeli liseye gidiyordu. Sınıfında 17 tane Alparslan isimli çocuk varmış…

Malazgirt’te artık her yıl merasim yapılıyor. Bunda da milliyetçilerin payı var…

Büyük Yürüyüş

Daha önce belirtmiştim; 1960 ihtilâlinden sonra komünistler ve bölücüler büyük bir çalışma içine girmişlerdi. O zamanki C.H.P.’nin ağırlıkta olduğu Kurucu Meclis’in yaptığı anayasa sanki onlara göre hazırlanmıştı. Atatürkçü’lük maskesi altında komünizmi, hürriyetçilik maskesi altında bölücülüğü gençlerin arasında yaymağa başlamışlardı. Türk milliyetçileri, yılların baskısının altından henüz kurtulamamışlardı. O sırada eski tüfek komünistler, Türkiye İşçi Partisi’ni kurdular. Artık, dış kaynaklı bu marksistler, pervasızca amaçlarını açıklıyorlar, Türkiye’nin Sovyetlerle beraber olması gerektiğini söylüyorlardı. Kanunlarda komünizm sözde yasaktı. Fakat bu kanunlar işlemez durumdaydı.

O günkü komünist Doğu Almanya’da, Türkiye komünist Partisi kurulmuş, radyolar vasıtası ile propaganda yapıp duruyordu. Bu durumdan rahatsız olan ve içlerinde milliyetçilerin de olduğu bir gurup komünist karşıtı, daha sonra M.H.P. İstanbul il başkanı olan ve komünistlerin şehit ettiği büyük mücahit ağabeyimiz İlhan Egemen Darendelioğlu başkanlığında Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği’ni kurdu. Bu dernek bir süre büyük hizmetler gördü.

İlhan ağabey, bir gün onun Beyazıt’taki küçük matbaasında otururken, Taksim meydanında büyük bir miting yapılacağı haberini verdi. Hepimize bir görev düşüyordu. Ben, Almanya’dan yeni gelen, orada doktorasını yapmış, iktisat fakültesi doçentlerinden Nevzat Yalçıntaş’ı( Şimdi A.K.P. milletvekili) konuşmacı olarak ikna edecektim.İ.Ü.T.B. başkanı rahmetli Ufuk Şehri, gençleri meydana getirecek ve mitingin düzenli bir şekilde geçmesini sağlayacaktı. Pek çok arkadaşı bu şekilde görevlendirdi…Nevzat beye gittim. Kendisini daha önce tanımıyordum. Bana: ‘’Daha yeni geldim, beni hemen afişe etmeseniz.” dedi. Israr ettim, kabul etti.

Muhteşem bir kalabalık toplandı Taksim meydanına. Doğu Türkistan’lılar yerel kıyafetlerini giymişler. ‘’Bizi görün, ibret alın.”afişlerini açmışlar, rahmetli İsa Yusuf Alptekin’in önderliğinde ay yıldızlı gök bayraklarıyla, meydanda yerlerini almışlardı. Bu miting büyük gürültüler kopardı. Komünistler:”Faşistler geliyor, tedbir alın.” diye yaygara yapıp durdular. Türkeş, milliyetçileri siyasî bir çatı altında toplayınca bizim, böyle yamalı bohça bir derneğe ihtiyacımız kalmadı. Dernekten, İlhan Darendelioğlu ile beraber çekildik. Biz dernekten çekilince, orası da çöktü, kapandı…

Daha önce yazdım, İstanbul, Ankara, İzmir ve Türkiye’nin pek çok yerinde Dokuz Işık yürüyüşleri yaptık. İstanbul’daki yürüyüş için, başbuğ Kürşat önderliğinde Çin’e karşı ayaklanan 40 yiğidi temsilen, kırk ülkücü gence özel kıyafet yaptırdım. Başlarına da, Türkistan göçmenlerine diktirdiğim kalpaklar giydirdim. O günlerde, bugün nasıl kızlarımızın başındaki başörtüsü yasaksa, kalpağı da, sokakta dahi giymek yasaktı. Giyen olursa yakalayıp, cumhuriyetin temellerine dinamit koymak ve gericilikle suçlayıp, mahkemeye veriyorlardı.

Biz bu saçma sapan uygulamaları ortadan kaldırmak için mücadeleye girdiğimizden, her türlü baskıya karşı direniyorduk. Bu kıyafetler de büyük bir yaygaranın kopmasına sebep oldu. Teknik üniversitede okuyan bir ülkücü anlattı: ‘’Biz dersteydik. Yürüyüş konvoyu Gümüşsuyu yolu ile Taksim’e çıkarken, Almanya’da bulunmuş hocamız: ‘’Ben bunları tanıyorum, Almanya’da gördüm, bunlar faşist, faşistlerin ayak seslerini duyuyorum.” dedi. Biz hocamızın solcu olduğunu bildiğimizden, güldük geçtik.” Bir süre sonra Ankara’daki bir mahkeme kalpak için ‘’Modern kıyafet” diye beraat kararı verdi. Biz de kalpaklarımızın içine, bu beraat kararlarını koyup, karardan haberi olmayan polislere göstererek, rahat rahat giydik.

Yıllar sonra, komünizm çökünce, hallerini görmek için Moskova’ya gittim. Baktım, herkesin başında kalpak var. Eğer bizim serseri devrimciler onları o zaman görselerdi, Rusya’ya Şeriat gelmiş, faşistler basmış diye yaygarayı koparırlardı…Başörtüsü rezaletinin mağduru genç kızlar; Başörtüsü de bir gün aynı kalpak gibi beraat edecek. Biraz daha sabır, biraz daha mücadele gerek…

Türk milliyetçileri, kadrolaşmak ve kitleleşmek için yeni hedefler tespit ediyorlardı. Daha önce yazdım. Çanakkale’de yaptığımız yürüyüşü her yıl tekrarlıyorduk. Kâmil Koç otobüslerinin sahibi, M.H.P. Genel İdare Kurulu üyesi rahmetli Kâmil Koç’un otobüsleriyle gittiğimiz Bursa’da büyük bir yürüyüş ve miting yaptık.1966 yılı idi. Ankara’dan bir haber geldi. Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk merkezi Söğüt kasabasında yapılacak anma törenine Türkeş de gidecekti. Gelebilecek olanların gelmesi istendi. Bir otobüs kiraladım. İstanbul’dan 50 kadar kişi otobüsle, bazıları da özel arabalarla Söğüt’e gittik.

Söğüt o zaman, bakımsız, küçük bir kasaba görünümünde idi. Ertuğrul Gazinin türbesinin biraz ilerisinde bir buğday tarlasında, baştan savma sözde anma töreni yapılıyordu. Kaymakamı ve belediye başkanı o günkü C.H.P.’nin gönüllü adamları idi. Bütün ısrarımıza rağmen, o toplantıda, törene gelen tek parti genel başkanı olmasına rağmen, Türkeş konuşturulmadı. Biz de toplantıyı terkederek, kasabadaki camie mevlit dinlemeğe gittik…

Ertesi yıl, Millî Hareket Dergisinde bir yazı yazdım; çok kalabalık olarak Söğüt’e geleceğimizi, eğer bir önceki yıldaki davranış tekrarlanırsa, büyük olay çıkacağını belirttim. Dergiyi, bir ay önceden, C.H.P.li belediye başkanı başta olmak üzere, kaymakam ve oradaki yetkililere gönderdim.

Söğüt’e, gerçekten, hemen bütün Türkiye’den büyük bir kalabalıkla gittik. Gençlerimiz özel kıyafetlerini giymiş, başta Türkeş olmak üzere, kasabadan hareketle, muntazam yürüyüşle merasim alanına geldik. Toplananlar, şaşkın şaşkın bize bakıyorlardı. Türkeş, davetlilerin yanına oturdu. Ben, meydanın ortasında belediye reisini yakaladım,kendimi tanıttım: ‘’Bak reis, dedim, geçen seneki gibi yaparsanız biz bu kalabalığı tutamayız.” Adam, gönderdiğim dergideki yazıyı okumuş, zaten panik içindeydi: ‘’Vallahi Ahmet bey, ben bir şeye karışmıyorum.Biz zaten Türkeş’e karşı değiliz:” dedi.

Türkeş orada konuştu ve Osmanlının kuruluş felsefesini, Türklükle İslâmiyetin etle tırnak gibi olduğunu anlattı. Sonraki yıllarda bu ziyaretler devam etti. Öteki liderler de, namus belâsı gitmeğe başladılar. Şimdi, Söğüt’teki merasim yeri stadyum şeklinde. Meydanın kenarlarında ise, Ertuğrul Gazi’den itibaren Türk büyüklerinin büstleri var.

1971 muhtırasından sonra, daha önce sözünü ettiğim, geçici bir huzur ortamı doğdu. Çalışmalarımızda biraz daha rahat hareket etmeğe başladık. Bu çalışma, gençlerin okullarına daha rahat gidebilme, bol kültür kitabı okuma, seminerler ve millî günlere daha fazla katılma şeklinde idi. Ağustos başında, Ankara’dan, bütün Türkiye çapında kampanya açıldı, Sultan Alparslan’ın Malazgirt zaferinin 900. yıldönümü için,Malazgirt’e mümkün olduğunca kalabalık katılmamız istendi. 26 Ağustos’tan birkaç gün önce, bütün Türkiye’den, ülkücüler tarafından, Malazgirt’e bir akın başladı. Devlet, cumhurbaşkanlığı seviyesinde katılacak, oraya zaferin hatırasına, Anadolu’nun Türklere açılmasını temsil eden, kapı şeklinde devasa bir anıtın temelleri atılacaktı. (Anıt yapıldı)

Yanıma,dayısı olan Turhan Koçal’ın (Eski M.H.P. milletvekili.) o zaman bana emanet ettiği Yaşar Okuyan’ı alarak, Ankara’ya gittim. Orada bize, idealist kardeşim Antropolog Erdem Dereli de katıldı. Bir otobüse binerek önce Elâzığ’a gittik. Oradan bir araç bularak Malazgirt’e gideceğimizi hesaplıyorduk.

Elâzığ’a varınca doğru parti binasına çıktık. Orada bizi bir sürpriz bekliyordu. Parti binasında, merhum Arif Nihat Asya, merhum Galip Erdem, merhum Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu ve milliyetçi şairlerimizden Göktürk Mehmet Uytun’u gördük. Galip Erdem bizi görünce: ‘’Hah, Karabacak bizi oraya götürür.”dedi. Ne olduğunu sordum. Oraya kadar, Türkeş beyin kafilesi ile gelmişler. Bunlar ‘’şehri gezelim” diye çıkınca, kafile gitmiş… Benim, Elâzığ’da tanıdığım ülkücüler vardı. Bize, emniyetli bir şoför ve minibüs buldular, yanımıza da Elâzığ’lı bir genci mihmandar olarak verdiler… Bingöl yoluyla, gece yarısı Malazgirt’e vardık ve iki gün çadırlarda kalarak 900. yıldönümünü kutladık. (Bir Olay’da bu seyahati anlatacağım.)

80 ihtilâlinden kısa bir süre önce, Tandoğan meydanında yaptığımız miting ve daha önce yaptığımız yürüyüş ise, dostlara güven, düşmanlara ise dehşet vermişti. Biz, bazı arkadaşlarla yürüyüşü Türk Ocağı binası bahçesinden takip ettik. Saat tuttum. Yürüyüş 3,5 saat civarında sürdü. Belki yarım milyon, belki daha fazla ülkücü bu yürüyüşe katıldı. Bu gençlerin yaş ortalaması 20 civarında idi. Türk milletinin istikbali idi bu gençler. Benim düşüncem odur ki, ihtilâlin sebeplerinden biri bu yürüyüştür.Türk bürokrasisine çöreklenen menfaatçiler, artık oralarda barınamayacaklarını anladılar ve Türk Milliyetçilerini ezmek için bu çok haince baskını yaptılar.

Pek çok günahsız Türk gencini, uydurma suçlamalarla asarak şehit ettiler. Türkeş başta olmak üzere, ülküdaşlarımıza, şeytanın aklına gelmeyecek işkenceler yaptılar, cezaevlerine doldurdular… 80 ihtilâli, önlerinde ülkücüler gibi bir engel kalmadığını sanan bölücülerin, palazlanmağa başladığı tarihin başlangıcıdır. Binlerce Türk çocuğunun katilini ve zalimini uzakta aramağa ihtiyaç yoktur…

BİR PORTRE: Arif Nihat Asya

Üstat Arif Nihat Asya hocayı, 1963 yılında, İlhan Darendelioğlu ağabeyin matbaasında tanıdım. O sırada, benim sahibi, dostum Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun yazı işleri müdürü olduğu ‘’Z E R E N” adlı fikir ve sanat dergisini çıkarıyorduk. Sözde sağcıların sus-pus oldukları bu zamanda, azgınlaşan komünistlerle her sahada mücadele etmenin şart olduğunu düşünüyorduk. Bir gün İlhan ağabeyin matbaasında otururken Arif Nihat Asya hoca geldi. Ben onu daha çok ‘’Bayrak” adlı şiirinden ve diğer hamasî şiirlerinden tanıyordum. Yayınladığım dergiyi gösterdim ve bize şiirlerinden verip veremeyeceğini sordum. O:”Sana hem şiir , hem de yazı vereceğim.” dedi.

“KARTAL” başlıklı bir yazı verdi.Türk milletinin yüksek karakterini ve kahramanlığını anlatan, şiirsel bir yazıydı bu. Okurken halâ heyecanlanırım… Hoca ile dostluğumuz, onun vefatına kadar sürdü. Ceketinin iç cebinde bir küçük defter taşır, çevresi ile ilgili imiş gibi görünürken, aklına bir rubai, bir beyit veya bir mısra gelir, çıkarır defterini, hemen kaydederdi. Zaman zaman bu deftere yazdıklarını bize okur, fikrimizi sorardı. İstanbul’a geldiği zaman ya İlhan ağabeyin ya da benim yanıma uğrardı.

Bazen bizi, Bakırcılar çarşısı içinde bulunan Adana kebapçısına götürür, ücreti ben vermek isteyince: “Ben senin ağabeyinim, benim yanımda elini cebine atma.” derdi. Arif hoca, ülkücü harekete her zaman sıcak , fakat endişe ile bakmıştır. O, bir gencin bile burnunun kanamasına dayanamaz, şairliğin verdiği ince duygular, bir kötü haber karşısında onu kahrederdi. Bir gün, merhum Dündar Taşer’e:” Komutan, dedi, bu giriştiğiniz hareketin sonunda kan var. Bunu iyice hesapladınız mı?”

Dündar Taşer’in onu ikna etmek için uzun uzun konuştuğunu hatırlıyorum. Yıllar sonra kan gövdeyi götürürken, Arif hocanın bu sözleri zaman zaman aklıma gelirdi. Peygamber efendimiz için yazdığı muhteşem Nât’ı ne zaman kaleme aldığını bilmiyorum. Bazen televizyonlarda, onun bu güzel Nât’ını dinlerken kendimden geçerim. Hoca İslâm’a ve Türklüğe aşık biri idi. Arkasında milyonlarca sevgili bıraktı.

Nur içinde yat koca şair, nur içinde yat gençlerin halâ heyecan kaynağıAdana’da Tarihi Kongre

Badem torbası boşalınca…

1971 yılı idi. Ankara’da milliyetçilerin bir toplantısı vardı. O sırada İstanbul’da olan Osman ağabeye beraber gitmeyi teklif ettim, kabul etti. Biz galiba otuz kişi kadardık. Bir otobüsle akşam geç vakit, Ankara’ya doğru yola çıktık. Bir süre sonra şoför ışıkları söndürdü. Benim iki sıra kadar önümde olan Osman ağabey, bir torba gönderdi, içindeki, memleketi olan Akseki’ye has ince kabuklu, onun deyimiyle, diş bademleri gönderdi. Bana: “Karabacak, bademlerden herkese birer avuç ver, torbayı geri gönder” dedi.

Ben, beraber yolculuk yaptığımız gençlerden birine bademleri dağıttırıyordum. Çocuk, torbayı geri getirdiği zaman, bademlerin yarısı bile dağıtılmamıştı. Ben devamlı, bademleri hem dağıtıyor, hem de kendim yiyordum. Osman ağabey o davudî sesi ile sık sık.”Karabacak, torbayı gönder.” diyordu. Ben:”şimdi göndereceğim” diyor, bir taraftan da bademleri dağıtıyordum. Sonunda torba boşaldı. Osman ağabey gene: “Karabacak, torbayı gönder.” deyince, boş torbayı kendisine gönderdim. Torba ona gidince: “Karabacak, sana evlilik hediyesi alacaktım,(O sırada evlenmiştim) ama şimdi vazgeçtim.” dedi.

Ankara’ya vardık. Daha yeni sabah oluyor. “Ağabey, dedim, sen bizim büyüğümüzsün. Karnımız aç. Bize bir kahvaltı yaptır.”

Önümüze düşerek, gecekondu bir işkembe çorbacısına götürdü. Fakat çorba yenecek gibi değil. Kokudan içeri bile girilmiyor.

“Ağabey, burası ne böyle, burada yemek yenir mi? dedim.

O gayet sakin: “Bu size çok bile.” dedi.
Biz Osman ağabeyi çok sevdik. İnşallah o da bizi sevmiştir…

Allahın rahmeti üzerine olsun sevgili ağabeyim…

Adana Kongresi

Parti, belli bir güce erişmişti. Toplantılarımız daha kalabalık, daha heyecanlı olmağa başlamıştı. Vatansever gençlik, büyük çapta, gerçek yuvalarının bu hareket olduğunu kavramıştı artık. Üniversitelerde ülkücüler dengeyi kurmuşlar, pek çok fakültede rahat okuma imkânına kavuşmuşlardı. Fakat komünistler son sür’at teşkilâtlanıyorlar, bilhassa işçiler arasında, sendikaları ele geçirerek, o günkü C.H.P.’nin destek vermesi ile gittikçe güçleniyorlardı. Mevcut iktidar ise, kaderine razı olmuş gibi, Türkiye’nin felâkete gitmesine, daha önce söylediğim gibi, aval aval bakıyordu. Türkeş, milliyetçilerin büyük bir gövde gösterisi yaparak, hem komünist ve bölücülere gözdağı vermeyi, hem de milliyetçilerin morallerini yükseltmeyi istiyordu. Bunun için 1969 Adana büyük kongresi seçildi.

Bu görev, o zaman Adana il başkanı olan merhum Faruk Akkülah’a verildi. Partinin bütün teşkilâtlarına, ellerinden geldiğince bu kongreye kalabalık olarak gelmeleri istendi…Bu kongrenin, bizim, daha doğrusu ÜÇ HİLÂL’ciler açısından başka bir önemi daha vardı: Artık bir anlamı kalmayan C.K.M.P. isminden ve terazi olan amblemden kurtulmak istiyorduk. Daha önce söyledim; isim üzerinde pek ihtilâf yoktu. Eski particiler çekip gitmişler, kalanlar ise partinin yeni havasını benimsemişler, deneyimleriyle gerçekten büyük yardımcı oluyorlardı.

Esas çekişme amblem üzerinde yaşanıyordu. Bir gurup parti ambleminin, hilâlsiz bozkurt olmasını savunuyordu.Benim de içinde bulunduğum gurup ise, parti ambleminin Üç Hilâl, gençlik ve kadın kollarının ambleminin ise, Hilâl içinde Bozkurt olmasını savunuyordu.

Kongreden birkaç ay önce, eski milliyetçilerden senatör Hüsnü Dikeçligil’in oğlu, rahmetli kardeşim Afşın Dikeçligil, bana, “Tarih Boyunca Türk Bayrakları ve Sancakları” isimli bir kitap getirdi. Yanılmıyorsam, Türk Tarih Kurumu yayını idi. Onun içinde pek çok Üç Hilâl şekli vardı. Dönen üç hilâl fazlaca tenkide uğradığı için, onu terk etmiştik.

Barbaros’un kalyonlarında kullandığı yan yana bir üç hilâl vardı. Çok hoşumuza gitti. Fakat, Ankara’dan da istişare ettiğimiz arkadaşlar, Osmanlı’nın bazı dönemlerinde ve mehter takımlarında da kullanılan bu günkü Üç Hilâl’i savunuyorlardı. Biz de bunu kabul ettik. Bizimle aynı binada bulunan bayrakçı Vedat beye, orijinallerini hazırlattığım bayraklardan, Adana’da yapılacak kongreye götürmek için, bir miktar yaptırdım…

Bütün Türkiye’deki kongrelerde, özellikle İstanbul’da bu amblem meselesi büyük sürtüşmelere sebep oldu. Bu sürtüşmeler, Ankara’ya, Genel İdare Kurulu’na da yansıdı. Türkeş ise, tarafsız görünüyordu.. Bu kongrenin sadece amblem meselesi olmadığını biliyordum. Bu kongre partinin gerçek kimliğini bulma kongresi olacaktı. Yani, hareket Türk’ün gerçek karakteri olan, Türk-İslâm Ülküsü’ne giden yolun, birinci basamağı olacaktı.

Bunu tarih içinde, Türk Milliyetçileri oluşturmağa çalışmışlar, sosyolog ve fikir adamı Ziya Gökalp, çeşitli makaleleri, Türkleşmek-İslâmlaşmak-Muasırlaşmak, Türk Ahlâkı, Türk Medeniyeti Tarihi adlı kitaplarıyla bir yere kadar yapmağa çalışmıştı. Fakat ömrü yetmemişti. Sonradan gelen yazar ve düşünürler de bu konuyu çok işlemişlerdi. Ne idi bu konu: Türk’ün İslâm’sız olamayacağı gerçeği idi.. Bu konular, partili, partisiz Türk aydınları arasında tartışıldığı bir dönemde bir gün Türkeş bana: “Karabacak, dikkat edin, Türklüğümüzü ve İslâmlığımızı BUDAYARAK bizi ortadan kaldırmak istiyorlar. Bu oyuna gelmeyin:” dedi.

Ben bu oyunun farkındaydım. Yapılan tartışmaların anlamsızlığını görüyordum. Adana kongresine giderken, Millî Hareket dergisine ılımlı ve birleştirici bir yazı yazdım. Terazi, Üç Hilâl ve Bozkurt amblemlerini dergiye koyarak, partililerin bunlardan birini seçeceğini, hepsinin de Türk Milliyetçilerini temsil ettiğini belirttim..Tabii bizim dışımızda, bu konuda pek çok tartışmalar yaşanıyordu. Basın, partinin kurtçular ve hilâlciler olarak bölüneceğini yazıyor, tahrikler bizi de etkiliyordu.

İtiraf edeyim, biz ne pahasına olursa olsun, Üç Hilâl’de direnmeğe karar vermiştik.

İstanbul’dan bu iki gurup, ayrı otobüslerle Adana’ya gittik.

Faruk Akkülah, bizim ümit dahi edemiyeceğimiz bir hazırlık yapmıştı. Adana Spor Sarayı kiralanmış, bahçesine çok büyük bir otağ kurulmuştu. Bütün Adana Türk bayraklı ve o günkü parti bayrakları ile süslenmişti. İlk defa, çok büyük bir mehter takımı orada görevlendirilmişti. Yüzlerce partili gence özel mavi gömlekler giydirilmiş, müthiş bir yürüyüş düzenlenmişti. Adana ve parti gerçekten tarihi günlerini yaşıyordu. Biz, kongre salonuna geldiğimiz zaman, salonun her tarafına bozkurtlu bayrakların asıldığını gördük.

Biz de Üç Hilâl’li bayrakları açmağa hazırlanırken, rahmetli Dündar Taşer’in beni çağırdığını söylediler. Yanına gittim. Bana: “Ahmet bey, bu konu parti Genel İdare Kurulunda konuşuldu. Bozkurt isteyenlerin temsilcisi Muzaffer Özdağ çıkıp Üç Hilâl’i anlatacak, ben de çıkıp Bozkurt’u anlatacağım. Ortalığı yumuşatalım” dedi. Bu bana mantıklı geldi. Gelen delegelerin düşüncelerini büyük çapta biliyordum. Bir endişe de duymuyordum. Bayraklarımızı yerine koyduk.

İkinci, seçimlerin olacağı gün, M.Özdağ konuşmağa başladı. Bu bizim beklediğimiz konuşma değildi. O tam tersine, Bozkurt’u anlatıyordu. Hemen arkasından seçimlere geçildi. Partinin adının MİLLİYETÇİ HAREKET PARTİSİ olması ittifakla kabul edildi. Kongre başkanı “Parti ambleminin bozkurt olmasını isteyenler?” dedi. Yüz kişi civarında el kalktı. Başka bir teklif almadan: “Kabul edilmiştir” diyerek işi oldu bittiye getirmek istedi.

İşte o ânda bütün salon ayağa fırladı. Salonun her tarafından Üç Hilâl’li bayraklar açılmağa, bütün salon üç hilâl üç hilâl tezahüratıyla inlemeye başladı. Başkan, itimat reyi istedi. Sadece o yüz kişi civarındakiler el kaldırdı. İstemeyenler deyince bütün salon el kaldırdı. Başkan, kürsüden inip, yerini ikinci başkana bıraktı. İkinci başkan, amblemin Üç Hilâl olmasını reye koydu, hemen hemen bütün salon el kaldırdı. Gençlik ve kadın kolları için ise, Hilâl içinde Bozkurt amblem olarak kabul edildi.

O günü unutmak benim için mümkün değil. Hele, Bozkurt’u savunan, gerçekten kendilerini çok sevdiğim (Zaman zaman onlarla bu konuyu gülerek hatırlıyoruz.) pek çok arkadaşımın, delege kartlarını yırtarak salonu terketmeleri benim içimde halâ acı bir hatıra olarak durur. Parti kongresi güzel başlamıştı, fakat tatsız tuzsuz sona ermişti. Ancak esas neticeye varılmış, parti fikriyatı, Türk Milletinin bin küsur yıllık ideolojisini temsil yetkisini almıştı. Özdağ ve Baykal ile bazı partililer, bir süre pasif kaldılar. Fakat, her taş yerli yerine oturuyor, milliyetçilerin gidecekleri başka bir çatı altı kalmıyordu. Bir süre sonra, bu arkadaşlar, eskisi kadar sıcak olmasa da, hareketin içinde gene görev almağa başladılar…

Adana kongresinin neticesi bize Faruk Akkülah gibi bir teşkilât başkanı, (Genel idare kuruluna girerek teşkilât başkanı oldu.) Osman Yüksel Serdengeçti gibi bir mücahit kazandırdı. Osman ağabey, o tarihten sonra vefatına kadar ülkücü hareketin içinde oldu, büyük fedakârlıklar yaptı. Faruk Akkülah ise, maddî ve manevî, bütün gücü ile partiyi yeniden teşkilâtlandırdı. Hiç durmadan, vefatına kadar, koştu, çalıştı…

BİR PORTRE: Osman Yüksel Serdengeçti

Osman ağabeyi, ilk önce arada sırada çıkan SERENGEÇTİ dergisinden tanıdım. Milliyetçi dergilerin pek az bulunduğu bir dönemde biz, Necip Fazıl’ın BÜYÜK DOĞU’sunu, Nihal Atsız’ın ÖTÜKEN’ini, İlhan Darendelioğlu’nun TOPRAK dergilerini okurduk. Bizleri en çok heyecanlandıran Osman ağabeyin Serdengeçti’si idi. Dergi kapağında; ilân almaz, abone yazmaz, diye bir cümle vardı. Dergiyi nerede bulursak, oradan alırdık. Derginin ne zaman çıkacağı da belli değildi. Osman ağabey para bulunca bir sayı çıkarıyor, sonra yeni bir para eline geçene kadar dergiye ara veriyordu. Bazen cezaevine giriyor, dergi gene çıkmıyordu. Yazı ve şiirlerin çoğu kendisine ait oluyordu.

İleriki yıllarda kendisini yakından tanımam mümkün oldu. O İstanbul’a gelince benim yanıma uğrar, ben Ankara’ya gidince mutlaka kendisini ziyaret ederdim.
1965 de Adalet Partisi’nden Konya milletvekili oldu. Fakat ne o partiye ısınabildi, ne de Adalet Partisi onu kabullendi. Adalet Partisinde iken de hep bizimle olur, partisinden şikâyet eder dururdu.

Bir süre sonra rahmetli Prof. Osman Turan, Süleyman Arif Emre ve bir çok milletvekili ile partiden ayrıldı. Osman Turan ve S. A. Emre yeni bir parti kurmak istiyorlar, Osman ağabey ise bizim partiye katılmalarını sağlamağa çalışıyordu. Bir gün üçü bizim dükkânda buluştular. Osman Turan hoca; “Biraz daha duralım.” diyordu. S. A. Emre ise pek ne dediği anlaşılmadığı için, konuşup duruyordu. Osman ağabey birden ayağa kalktı, Osman Turan’a: “Senin dur durundan.”, S. A. Emre’ye de:” Senin dır dırından bıktım. Ben bu partiye giriyorum” dedi.

Onu, hemen ertesi gün partiye götürdük, bir basın toplantısı ile kaydını yaptık. Belli etmezdi, fakat derin bir Doğu ve Batı kültürü vardı. Ankara’ya gidince görürdüm: dükkânın üst katındaki kütüphanesinde seçme kitaplar vardı ve yalnız olduğu sıralarda devamlı okurdu. Çok etkili yazıları ve çok güzel şiirleri vardı. Hemen her konuyu şakaya bozar, her konunun esprili tarafını bularak havayı yumuşatırdı.

Millî ve dinî konularda tavizsizdi. Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslümanız vecizesi onundur ve dergisinin her sayısında bunu, dergi kapağına koymuştur. Defalarca hapishaneye girmiş, işkenceler görmüş, ideolojik sebeplerle üniversite son sınıfından, C.H.P.’li Bakan tarafından atılmış bir ağabeyimizdi. Zengin değildi, fakat vasat olan geliri ile birçok genci okullarda okutuyor, onların üzerlerine titriyordu. Zaman zaman bizim evde kalırdı. O gelince biz yatmayı düşünmeyiz, sabaha kadar onun sohbetlerini dinlerdik. Osman ağabey, milliyetçi camianın en renkli kişilerinden biri idi. Yeri doldurulamadı…O Gençler Hain Değildi

Seyit Ahmet Arvasi nasıl partili oldu

Ülkücü Kadro olayından sonra biz, zaten ısınamadığımız parti çalışmalarını bıraktık, kurduğumuz TÜRK GENÇLİK VAKFI kanalıyla, hem cezaevlerine doldurulan ülkücü gençlere ve dışarıda onlardan daha zor durumda olan ailelerine yardım ediyor, hem de vakıf salonunda her kesimden gence seminerler veriyorduk.Vakfa gelir sağlamak için, bir kooperatif, iki de anonim şirket kurmuştuk. Artık hemen hemen bütün zamanımızı buna ayırıyorduk. Pek çok üniversite öğrencisine burs veriyor, yurtların yakacaklarını temin ediyorduk. Sistemli olarak cezaevlerini ziyaret ederek, oradaki genç arkadaşların moralini düzeltiyor, ihtiyaçlarını gideriyorduk.

Bir kış günü, Arvasî hoca ile Eskişehir cezaevine giderken:”Hoca, dedim, çok yoruluyoruz.”

Arvasî bey: “Yorulalım Ahmet bey, dedi. Bu çocuklar Türkiye’nin istikbali.İçeride iyi yetişiyorlar.”

Biz bu çalışmaya, 1980 ihtilâline kadar kesintisiz devam ettik. Vakıf lokalinde verdiğimiz seminerlerle pek çok gencin, gözlerindeki perdeyi kaldırdık.

Bugün, halâ orada yetişenlerin gelerek veya telefonla ulaşarak beni aramalarından, her yıl Arvasî hocayı anmak için toplantılar düzenlemelerinden, o günkü emeklerimizin çok verimli geçtiğini, boşuna çabalamadığımızı anlıyorum. 1977 kongresine gitmeden bir toplantı yaptık. O sırada Arvasî bey emekli olmak için başvurmuştu. Onun haberi olmadan, (belki başaramayız diye) M.H.P. genel idare kuruluna girmesi için çalışmağa karar verdik. Herkes, gelen delegelere durumu anlattı. Ana listede olmamasına rağmen, büyük bir oyla genel idare kuruluna girdi. Biz, kongredeki emek hırsızlarından rahatsız olmuş, İstanbul’a dönmüştük. Radyo listeleri açıklarken, durumdan haberi olmayan Arvasî beyin de adını vermiş.

Bana telefon etti, kendi adına benzer bir ismin okunduğunu, bunun bir yanlışlık olabileceğini söyledi.

“Yanlışlık yok hoca, dedim, o sensin. Bizim temsilcimiz olarak, emek hırsızlarıyla sen uğraşacaksın.”

1980 ihtilâlinde, o genel idare kurulu üyeliği yüzünden başına gelmeyen kalmadı. Fakat bir kere olsun, benim başımı derde soktunuz , demedi. Mekânı cennet olsun…

O gençler hain değildi

ÜÇ HİLÂL’İN HİKÂYESİ’ni bu kadar kısa bir yazı serisi içine sığdırmak elbetteki mümkün değildir. Belki bir gün bu seri, daha genişletilerek bir kitap haline de gelebilir. Türk Tarihinin bu önemli bölümünü ve yüzyıllar ötesine etki edecek bu hareketi yazmak, içinde yaşayan ve tarafsız olması mümkün olmayan bizler için çok zordur. Kucağında en yakın arkadaşı şehit olan bir insan, vuranlara karşı nasıl tarafsız düşünebilir? Belki yıllar sonra hadiseler epey unutulduktan sonra daha tarafsız düşünmeğe gayret eden kişiler tarafından daha iyi değerlendirilebilir.Ben zaten bunun gayreti içinde olmadım, bu benim için mümkün değil.

Bu yazı serisi, otuz yılda gelişen olayların ve bilhassa milliyetçilerin yeniden aynı hatalara düşmemeleri için kısa bir tahlilden, bir uyarmadan başka bir şey değildir. Türkün, kendini ayakta tutan iki önemli gücün; Bin küsur yıllık değişmez ve değişmeyecek dünya görüşü İslâmla, Türklük idealinin bir araya gelince nasıl şahlandığını, dostlara güven, düşmanlara ve sahtekârlara korku verdiğini tecrübeyle yaşadık. ÜÇ HİLÂL bu kutlu beraberliğin işareti olarak M.H.P.nin sembolü oldu. Ondan sonra kurulan pek çok parti, bir anlam yükleyemedikleri HİLÂL’lerle politika yapmağa çalıştılar. Fakat, özenmek ve kıskanmak başka şeydir, inanmak başka.

Bir süre önce televizyonda, haberlerde gördüm. Irak’taki Türkmenler, Türkmen bayrakları yanında Üç Hilâl ve Bozkurt’lu bayraklar da taşıyorlardı.Ne orada, ne de Türkün olduğu hiçbir yerde bu konuda bir ayırım yok…

Bir konuyu buraya eklemek istiyorum: Fikir kavgalarının fiiliyata dönüşmesi gençler arasında hemen her zaman olur. Ben, hiç onaylamadığım komünist hareketlerin gençlerini çok yakından tanıdım. Bunlarla zaman zaman yakından ilgilendim, kendileriyle sohbet ettim.Bir kısmı, kendine yeni yollar çizdi. Ben bu genç neslin, hain olduğuna hiç inanmadım. Vatanı için, halkı için ölen insan, neye ihanet edecek? Ama bunların kandırıldıklarına inanıyordum. Komünizm yıkıldıktan sonra, bu sistemin uygulandığı pek çok ülkeye gittim, oraların insanlarıyla konuştum. Pek çoğu komünizmin yıkılmasından çok memnundu. Fakat, bilhassa yaşlı, maaşları yetmeyen eski komünistler: “’Sistem iyi ama , idare edenler kötüydü.” diyorlardı. Bu hemen gittiğim her yerde söylendi. Bunlara ben:”Yahu bu kadar ülkede uygulandı, hiç iyi idareci yok muydu? diyordum.

Benim en çok kızdığım ve affedemediğim, bunları ileriye süren Türkiyeli büyükbaş komünistledir. Devamlı olarak komünizmin uygulandığı bu ülkelere, davetli olarak gider, oraları görürlerdi. İşte, benim hain dediğim bu kişilerdir. Türkiye’de binlerce genç ölürken, bunlar onların kanları üzerinden yıllarca politika yaptılar… Gene bu büyükbaşlar, halâ yeni yeni fikirler üretiyor, gene bir takım yollar tavsiye ediyorlar. İşte, Türk toplumu, bu tipleri bir ân önce bünyenin dışına atmanın çaresine bakmalı…Bu yazı serisini, gene rahmetli Türkeş’in bir yazısıyla bitirmek istedim. Onun 1969 Adana kongresinde yaptığı bitiş konuşmasının bence çok önemli bölümlerini bu sayfadaki diğer yazıda bulacaksınız. Bu konuşma, makale olarak daha sonra Millî Hareket Dergisinde yayınlanmıştır.

Üç hilalin HİKAYESİ
Hazırlayan : Ahmet B.KARABACAK

SESLI SOHBET GIRISI
Henüz Yorum Yazılmamış.
Yorum Yazın

* İsminiz

* Mail Adresiniz

Web Siteniz

*
Sizin bir script,virus ya da zararli bir yazilim olmadiginizi, asagidaki kodu dogru girerek yapacaginiz yorum ile anlamis olacagim. Guvenlik geregi yapilan bir uygulamadir. Girmeniz gereken kodun uzerine tiklayarak, kodlari sesli olarakda dinleyebilirsiniz. Bu resme tiklayarak harfleri sesli olarak dinleyebilirsiniz.
Guvenlik kodunu sesli dinle


Sesli Sohbet Girisi
Menü
 ŞEHİTLER ÖLMEZ
Katagoriler
Arşiv
Sayfalar