SESLI SOHBET GIRISI

Bozkurtlar’ın “Büyük Yürüyüş’ü” BoZKuRTLaRSeSLi.NeT Seslichat Seslisohbet

BÖRTECINE
Tarih: Şubat 14th, 2013 at 5:23 pm

Www.bozkurtlarsesli.net

Bozkurtlar’ın “Büyük Yürüyüş’ü”

Malazgirt’e doğru

Yazı içinde seyahati özet olarak anlattım. Ama, bizim Malazgirt seyahatimiz enteresan olaylarla dolu geçti. Bunları okuyucuyla paylaşmak istiyorum. Elâzığ’dan yola çıkarken bu defa yanımızda Bayrak Şairi Arif Nihat Asya, büyük mütefekkir, milliyetçi gençliğin idealist ağabeyi Galip Erdem, son devrin yetiştirdiği en büyük destan şairlerinden dostum Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu ve ülküdaşım, şair Göktürk Mehmet Uytun da vardı. Bu seyahat elbette tadından yenmeyecek bir letafette geçecekti. Yolda, Bingöl dağlarına doğru minibüsümüz tırmanırken Erdem Dereli, Bingöl Çobanları adlı şiiri okumağa başladı. Duygulanan Arif Nihat hoca da kendi şiirlerinden okudu…

Bir ara, birden Galip Erdem ile Arif Hoca arasında hava setleşti.Sebep, eski komünistlerin şiirlerinin gençlere öğretilip, öğretilmeyeceği konusu idi…Zaman gece yarısı idi ve biz dağ yollarında ilerliyorduk. Zannediyorum üstatlar oldukça yorgun ve sinirleri gergindi. Arabayı durdurduk, inerek biraz hava aldık, sonra yola devam ettik. Gördüm ki, milliyetçiler pek çok konu üzerinde, henüz anlaşamıyorlar. Yani bir KADRO olamamışız.

Elâzığ’dan yola çıkarken, karnımızın acıkacağı hiç aklımıza gelmemişti. Yanımıza hemen hiç yiyecek almamıştık. Bir ara yolu kaybettik, yol uzadı… Gece karanlığında, patikaya benzer bir yolda gidiyorduk. Sol tarafımızda tepeler, sağ tarafımızda dereye benzer bir akar su vardı. Tepeden bazı yerlerde kayalar yuvarlanmış, yolu kapatıyordu. Önde oturan, en gencimiz Yaşar Okuyan, zaman zaman iniyor, bu kayaları sağa sola çekerek arabaya yol açmağa çalışıyordu. Sağ tarafta, ağaçların arasından sızan bir ışık gördük. Yaşar, oraya doğru indi.Bize:”gelin, burada bir lokanta var.” diye bağırdı.

Etrafta ne ev vardı ne de köy.Yol ise işlek bir yol değildi. İndik. Adamlar bir mağara kazmışlar, yere küçük hasır iskemleler yerleştirmişler. Dipte büyük bir tencere kaynıyor, altında odunlar yanıyor. Mağaranın bir köşesine ise bir koyun bağlamışlar, öylece duruyor. Buranın işletmecisi olduğunu öğrendiğimiz bir adam, bize garip garip bakıyordu.

‘’Burası nedir?” diye sorduk. Adam:”Burası âbıhayat lokantası.” dedi. İlerde bir akarsu varmış, adı âbıhayat çeşmesiymiş. Burası onun adını almış. Gece yarısını çoktan geçmiş, tencerede türlü yemeği kaynıyordu…

Erdem, tencereyi açtı, içinde et arıyordu. Adam her halde et koymayı unutmuş(!). Ama hepimiz açlıktan olacak, adamın tenceresindeki türlüyü, et var mı yok mu demeden bitirdik. Galiba, Arif hoca adama, koyunu kesip kesemeyeceğini sordu. Lokantacı:”Keserim ama, iki gün beklemeniz lâzım.” diye sözde şaka yaptı. Sabaha karşı, geniş bir asfalt yoldan Malazgirt’e girdik. Yüzlerce otobüs kamp yerini doldurmuştu. Müthiş bir soğuk ve ayaz vardı. Bizi, oranın organizasyonunu üstlenen, 80 ihtilâlinden sonra insanlık dışı işkencelere uğrayan, doğunun fedakâr evlâdı, dostum Yılma Durak karşıladı. Kendisi bir battaniyeye sarınmış, üşümemeğe çalışıyordu.

Ülkücüler, gece yarısını çoktan geçmesine rağmen, etrafı bir bayram yerine çevirmişlerdi. Marşlar söyleniyor, oyunlar oynanıyordu, halaylar çekiliyordu. Ertesi gün merasim yerine gittik. Temel atma töreninde, gazeteci kimliğim olduğu için, törene katılan yetkililerin yanında idim. Cumhurbaşkanı olarak Cevdet Sunay, genel kurmay başkanı olarak da 1971 muhtırasıyla, Süleyman Demirel’in şapkasını eline veren Memduh Tağmaç vardı.Parti ileri gelenlerinden ise, her millî günde olduğu gibi, sadece Türkeş… Daha önce Tağmaç’ı, Türkeş bana anlatmıştı.Orada yakından gördüm; merhum davranışları ve konuşmasıyla tam bir devlet adamı idi…

Malazgirt’i bize, orada tanıştığımız 16-17 yaşlarında Alparslan Türeli isimli genç gezdirdi. Çevreyi ve ilçenin yukarısındaki buz gibi suyu olan barajı, Malazgirt kalesini, savaşın yapıldığı alanı dolaştık. Bilmiyorum, şimdi gene öyle mi; orada aileler ilk doğan erkek çocuklarına Alparslan ismini verirlermiş. Alparslan Türeli liseye gidiyordu. Sınıfında 17 tane Alparslan isimli çocuk varmış…

Malazgirt’te artık her yıl merasim yapılıyor. Bunda da milliyetçilerin payı var…

Büyük Yürüyüş

Daha önce belirtmiştim; 1960 ihtilâlinden sonra komünistler ve bölücüler büyük bir çalışma içine girmişlerdi. O zamanki C.H.P.’nin ağırlıkta olduğu Kurucu Meclis’in yaptığı anayasa sanki onlara göre hazırlanmıştı. Atatürkçü’lük maskesi altında komünizmi, hürriyetçilik maskesi altında bölücülüğü gençlerin arasında yaymağa başlamışlardı. Türk milliyetçileri, yılların baskısının altından henüz kurtulamamışlardı. O sırada eski tüfek komünistler, Türkiye İşçi Partisi’ni kurdular. Artık, dış kaynaklı bu marksistler, pervasızca amaçlarını açıklıyorlar, Türkiye’nin Sovyetlerle beraber olması gerektiğini söylüyorlardı. Kanunlarda komünizm sözde yasaktı. Fakat bu kanunlar işlemez durumdaydı.

O günkü komünist Doğu Almanya’da, Türkiye komünist Partisi kurulmuş, radyolar vasıtası ile propaganda yapıp duruyordu. Bu durumdan rahatsız olan ve içlerinde milliyetçilerin de olduğu bir gurup komünist karşıtı, daha sonra M.H.P. İstanbul il başkanı olan ve komünistlerin şehit ettiği büyük mücahit ağabeyimiz İlhan Egemen Darendelioğlu başkanlığında Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği’ni kurdu. Bu dernek bir süre büyük hizmetler gördü.

İlhan ağabey, bir gün onun Beyazıt’taki küçük matbaasında otururken, Taksim meydanında büyük bir miting yapılacağı haberini verdi. Hepimize bir görev düşüyordu. Ben, Almanya’dan yeni gelen, orada doktorasını yapmış, iktisat fakültesi doçentlerinden Nevzat Yalçıntaş’ı( Şimdi A.K.P. milletvekili) konuşmacı olarak ikna edecektim.İ.Ü.T.B. başkanı rahmetli Ufuk Şehri, gençleri meydana getirecek ve mitingin düzenli bir şekilde geçmesini sağlayacaktı. Pek çok arkadaşı bu şekilde görevlendirdi…Nevzat beye gittim. Kendisini daha önce tanımıyordum. Bana: ‘’Daha yeni geldim, beni hemen afişe etmeseniz.” dedi. Israr ettim, kabul etti.

Muhteşem bir kalabalık toplandı Taksim meydanına. Doğu Türkistan’lılar yerel kıyafetlerini giymişler. ‘’Bizi görün, ibret alın.”afişlerini açmışlar, rahmetli İsa Yusuf Alptekin’in önderliğinde ay yıldızlı gök bayraklarıyla, meydanda yerlerini almışlardı. Bu miting büyük gürültüler kopardı. Komünistler:”Faşistler geliyor, tedbir alın.” diye yaygara yapıp durdular. Türkeş, milliyetçileri siyasî bir çatı altında toplayınca bizim, böyle yamalı bohça bir derneğe ihtiyacımız kalmadı. Dernekten, İlhan Darendelioğlu ile beraber çekildik. Biz dernekten çekilince, orası da çöktü, kapandı…

Daha önce yazdım, İstanbul, Ankara, İzmir ve Türkiye’nin pek çok yerinde Dokuz Işık yürüyüşleri yaptık. İstanbul’daki yürüyüş için, başbuğ Kürşat önderliğinde Çin’e karşı ayaklanan 40 yiğidi temsilen, kırk ülkücü gence özel kıyafet yaptırdım. Başlarına da, Türkistan göçmenlerine diktirdiğim kalpaklar giydirdim. O günlerde, bugün nasıl kızlarımızın başındaki başörtüsü yasaksa, kalpağı da, sokakta dahi giymek yasaktı. Giyen olursa yakalayıp, cumhuriyetin temellerine dinamit koymak ve gericilikle suçlayıp, mahkemeye veriyorlardı.

Biz bu saçma sapan uygulamaları ortadan kaldırmak için mücadeleye girdiğimizden, her türlü baskıya karşı direniyorduk. Bu kıyafetler de büyük bir yaygaranın kopmasına sebep oldu. Teknik üniversitede okuyan bir ülkücü anlattı: ‘’Biz dersteydik. Yürüyüş konvoyu Gümüşsuyu yolu ile Taksim’e çıkarken, Almanya’da bulunmuş hocamız: ‘’Ben bunları tanıyorum, Almanya’da gördüm, bunlar faşist, faşistlerin ayak seslerini duyuyorum.” dedi. Biz hocamızın solcu olduğunu bildiğimizden, güldük geçtik.” Bir süre sonra Ankara’daki bir mahkeme kalpak için ‘’Modern kıyafet” diye beraat kararı verdi. Biz de kalpaklarımızın içine, bu beraat kararlarını koyup, karardan haberi olmayan polislere göstererek, rahat rahat giydik.

Yıllar sonra, komünizm çökünce, hallerini görmek için Moskova’ya gittim. Baktım, herkesin başında kalpak var. Eğer bizim serseri devrimciler onları o zaman görselerdi, Rusya’ya Şeriat gelmiş, faşistler basmış diye yaygarayı koparırlardı…Başörtüsü rezaletinin mağduru genç kızlar; Başörtüsü de bir gün aynı kalpak gibi beraat edecek. Biraz daha sabır, biraz daha mücadele gerek…

Türk milliyetçileri, kadrolaşmak ve kitleleşmek için yeni hedefler tespit ediyorlardı. Daha önce yazdım. Çanakkale’de yaptığımız yürüyüşü her yıl tekrarlıyorduk. Kâmil Koç otobüslerinin sahibi, M.H.P. Genel İdare Kurulu üyesi rahmetli Kâmil Koç’un otobüsleriyle gittiğimiz Bursa’da büyük bir yürüyüş ve miting yaptık.1966 yılı idi. Ankara’dan bir haber geldi. Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk merkezi Söğüt kasabasında yapılacak anma törenine Türkeş de gidecekti. Gelebilecek olanların gelmesi istendi. Bir otobüs kiraladım. İstanbul’dan 50 kadar kişi otobüsle, bazıları da özel arabalarla Söğüt’e gittik.

Söğüt o zaman, bakımsız, küçük bir kasaba görünümünde idi. Ertuğrul Gazinin türbesinin biraz ilerisinde bir buğday tarlasında, baştan savma sözde anma töreni yapılıyordu. Kaymakamı ve belediye başkanı o günkü C.H.P.’nin gönüllü adamları idi. Bütün ısrarımıza rağmen, o toplantıda, törene gelen tek parti genel başkanı olmasına rağmen, Türkeş konuşturulmadı. Biz de toplantıyı terkederek, kasabadaki camie mevlit dinlemeğe gittik…

Ertesi yıl, Millî Hareket Dergisinde bir yazı yazdım; çok kalabalık olarak Söğüt’e geleceğimizi, eğer bir önceki yıldaki davranış tekrarlanırsa, büyük olay çıkacağını belirttim. Dergiyi, bir ay önceden, C.H.P.li belediye başkanı başta olmak üzere, kaymakam ve oradaki yetkililere gönderdim.

Söğüt’e, gerçekten, hemen bütün Türkiye’den büyük bir kalabalıkla gittik. Gençlerimiz özel kıyafetlerini giymiş, başta Türkeş olmak üzere, kasabadan hareketle, muntazam yürüyüşle merasim alanına geldik. Toplananlar, şaşkın şaşkın bize bakıyorlardı. Türkeş, davetlilerin yanına oturdu. Ben, meydanın ortasında belediye reisini yakaladım,kendimi tanıttım: ‘’Bak reis, dedim, geçen seneki gibi yaparsanız biz bu kalabalığı tutamayız.” Adam, gönderdiğim dergideki yazıyı okumuş, zaten panik içindeydi: ‘’Vallahi Ahmet bey, ben bir şeye karışmıyorum.Biz zaten Türkeş’e karşı değiliz:” dedi.

Türkeş orada konuştu ve Osmanlının kuruluş felsefesini, Türklükle İslâmiyetin etle tırnak gibi olduğunu anlattı. Sonraki yıllarda bu ziyaretler devam etti. Öteki liderler de, namus belâsı gitmeğe başladılar. Şimdi, Söğüt’teki merasim yeri stadyum şeklinde. Meydanın kenarlarında ise, Ertuğrul Gazi’den itibaren Türk büyüklerinin büstleri var.

1971 muhtırasından sonra, daha önce sözünü ettiğim, geçici bir huzur ortamı doğdu. Çalışmalarımızda biraz daha rahat hareket etmeğe başladık. Bu çalışma, gençlerin okullarına daha rahat gidebilme, bol kültür kitabı okuma, seminerler ve millî günlere daha fazla katılma şeklinde idi. Ağustos başında, Ankara’dan, bütün Türkiye çapında kampanya açıldı, Sultan Alparslan’ın Malazgirt zaferinin 900. yıldönümü için,Malazgirt’e mümkün olduğunca kalabalık katılmamız istendi. 26 Ağustos’tan birkaç gün önce, bütün Türkiye’den, ülkücüler tarafından, Malazgirt’e bir akın başladı. Devlet, cumhurbaşkanlığı seviyesinde katılacak, oraya zaferin hatırasına, Anadolu’nun Türklere açılmasını temsil eden, kapı şeklinde devasa bir anıtın temelleri atılacaktı. (Anıt yapıldı)

Yanıma,dayısı olan Turhan Koçal’ın (Eski M.H.P. milletvekili.) o zaman bana emanet ettiği Yaşar Okuyan’ı alarak, Ankara’ya gittim. Orada bize, idealist kardeşim Antropolog Erdem Dereli de katıldı. Bir otobüse binerek önce Elâzığ’a gittik. Oradan bir araç bularak Malazgirt’e gideceğimizi hesaplıyorduk.

Elâzığ’a varınca doğru parti binasına çıktık. Orada bizi bir sürpriz bekliyordu. Parti binasında, merhum Arif Nihat Asya, merhum Galip Erdem, merhum Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu ve milliyetçi şairlerimizden Göktürk Mehmet Uytun’u gördük. Galip Erdem bizi görünce: ‘’Hah, Karabacak bizi oraya götürür.”dedi. Ne olduğunu sordum. Oraya kadar, Türkeş beyin kafilesi ile gelmişler. Bunlar ‘’şehri gezelim” diye çıkınca, kafile gitmiş… Benim, Elâzığ’da tanıdığım ülkücüler vardı. Bize, emniyetli bir şoför ve minibüs buldular, yanımıza da Elâzığ’lı bir genci mihmandar olarak verdiler… Bingöl yoluyla, gece yarısı Malazgirt’e vardık ve iki gün çadırlarda kalarak 900. yıldönümünü kutladık. (Bir Olay’da bu seyahati anlatacağım.)

80 ihtilâlinden kısa bir süre önce, Tandoğan meydanında yaptığımız miting ve daha önce yaptığımız yürüyüş ise, dostlara güven, düşmanlara ise dehşet vermişti. Biz, bazı arkadaşlarla yürüyüşü Türk Ocağı binası bahçesinden takip ettik. Saat tuttum. Yürüyüş 3,5 saat civarında sürdü. Belki yarım milyon, belki daha fazla ülkücü bu yürüyüşe katıldı. Bu gençlerin yaş ortalaması 20 civarında idi. Türk milletinin istikbali idi bu gençler. Benim düşüncem odur ki, ihtilâlin sebeplerinden biri bu yürüyüştür.Türk bürokrasisine çöreklenen menfaatçiler, artık oralarda barınamayacaklarını anladılar ve Türk Milliyetçilerini ezmek için bu çok haince baskını yaptılar.

Pek çok günahsız Türk gencini, uydurma suçlamalarla asarak şehit ettiler. Türkeş başta olmak üzere, ülküdaşlarımıza, şeytanın aklına gelmeyecek işkenceler yaptılar, cezaevlerine doldurdular… 80 ihtilâli, önlerinde ülkücüler gibi bir engel kalmadığını sanan bölücülerin, palazlanmağa başladığı tarihin başlangıcıdır. Binlerce Türk çocuğunun katilini ve zalimini uzakta aramağa ihtiyaç yoktur…

BİR PORTRE: Arif Nihat Asya

Üstat Arif Nihat Asya hocayı, 1963 yılında, İlhan Darendelioğlu ağabeyin matbaasında tanıdım. O sırada, benim sahibi, dostum Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun yazı işleri müdürü olduğu ‘’Z E R E N” adlı fikir ve sanat dergisini çıkarıyorduk. Sözde sağcıların sus-pus oldukları bu zamanda, azgınlaşan komünistlerle her sahada mücadele etmenin şart olduğunu düşünüyorduk. Bir gün İlhan ağabeyin matbaasında otururken Arif Nihat Asya hoca geldi. Ben onu daha çok ‘’Bayrak” adlı şiirinden ve diğer hamasî şiirlerinden tanıyordum. Yayınladığım dergiyi gösterdim ve bize şiirlerinden verip veremeyeceğini sordum. O:”Sana hem şiir , hem de yazı vereceğim.” dedi.

“KARTAL” başlıklı bir yazı verdi.Türk milletinin yüksek karakterini ve kahramanlığını anlatan, şiirsel bir yazıydı bu. Okurken halâ heyecanlanırım… Hoca ile dostluğumuz, onun vefatına kadar sürdü. Ceketinin iç cebinde bir küçük defter taşır, çevresi ile ilgili imiş gibi görünürken, aklına bir rubai, bir beyit veya bir mısra gelir, çıkarır defterini, hemen kaydederdi. Zaman zaman bu deftere yazdıklarını bize okur, fikrimizi sorardı. İstanbul’a geldiği zaman ya İlhan ağabeyin ya da benim yanıma uğrardı.

Bazen bizi, Bakırcılar çarşısı içinde bulunan Adana kebapçısına götürür, ücreti ben vermek isteyince: “Ben senin ağabeyinim, benim yanımda elini cebine atma.” derdi. Arif hoca, ülkücü harekete her zaman sıcak , fakat endişe ile bakmıştır. O, bir gencin bile burnunun kanamasına dayanamaz, şairliğin verdiği ince duygular, bir kötü haber karşısında onu kahrederdi. Bir gün, merhum Dündar Taşer’e:” Komutan, dedi, bu giriştiğiniz hareketin sonunda kan var. Bunu iyice hesapladınız mı?”

Dündar Taşer’in onu ikna etmek için uzun uzun konuştuğunu hatırlıyorum. Yıllar sonra kan gövdeyi götürürken, Arif hocanın bu sözleri zaman zaman aklıma gelirdi. Peygamber efendimiz için yazdığı muhteşem Nât’ı ne zaman kaleme aldığını bilmiyorum. Bazen televizyonlarda, onun bu güzel Nât’ını dinlerken kendimden geçerim. Hoca İslâm’a ve Türklüğe aşık biri idi. Arkasında milyonlarca sevgili bıraktı.

Nur içinde yat koca şair, nur içinde yat gençlerin halâ heyecan kaynağı…

SESLI SOHBET GIRISI
Henüz Yorum Yazılmamış.
Yorum Yazın

* İsminiz

* Mail Adresiniz

Web Siteniz

*
Sizin bir script,virus ya da zararli bir yazilim olmadiginizi, asagidaki kodu dogru girerek yapacaginiz yorum ile anlamis olacagim. Guvenlik geregi yapilan bir uygulamadir. Girmeniz gereken kodun uzerine tiklayarak, kodlari sesli olarakda dinleyebilirsiniz. Bu resme tiklayarak harfleri sesli olarak dinleyebilirsiniz.
Guvenlik kodunu sesli dinle


Sesli Sohbet Girisi
Menü
 ŞEHİTLER ÖLMEZ
Katagoriler
Arşiv
Sayfalar